İslam’da Taklit

Admin İktibas 3.989 Kişi Okudu

Taklit, bir mükellefin, delilini bilmeden başkasının mezhebine bağlanması demektir.

Taklit, ancak şer’i delili bilmemekle meydana gelir. Çünkü taklit, şer’i delilini bilmeksizin başkasının sözüne tâbi olmaktır. Yani sen, herhangi bir kimseye, elinde ona uymanı gerektiren bir delil olmadığı halde tâbi oluyorsan onun hakta ve bâtılda, doğruda ve yanlışta taklitçisi olmuşsun demektir.

Allah Subhanehu ve Teala’nın dininde bu şekilde bir taklit sahih değildir, makbul değildir. Allah Teala kör taklidi ve çirkin taassubu kötülemiş, pek çok ayette yasaklamış ve haram kılmıştır. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:

“Onlara (müşriklere): Allah’ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” (Bakara, 2/170)

“Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları: Babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız, derlerdi. Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem (yine mi bana uymazsınız?) deyince, dediler ki: Doğrusu biz sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz.” (Zuhrûf, 43/23-24)

“Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ, 17/36)

“De ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” (A’râf, 7/33)

İttiba/tâbi olmak ise şahısların görüşlerine değil, şer’i delile bağlanmaktır. Tâbi olmak, şer’i delilin gerektirdiği söz veya fiildir. Bu söz veya fiil, bir delilin ve hüccetin üzerine bina edilmiştir. Yani kim olursa olsun eğer delil onun görüşüne uymanı gerektiriyor da sen ona uyuyorsan, ona tâbi olan bir kimse olmuş olursun.

Tâbi olmak, Allah’ın dininden caiz kılınmıştır. Sen aslında o alimin sözüne değil ondaki parlak delile uyarsın. O delil şer’i bir delildir.

Dinde aslolan, tâbi olmak, Kur-an ve Sünnet’le, Allah’ın indirdiğiyle amel etmektir. Tâbi olmanın vacipliğine delâlet eden çok sayıda delil vardır. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:

“Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun. O’nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.” (A’râf, 7/3)

“De ki: Ben, yalnızca bana Rabbimden vahyolunana uyarım. Bu, Rabbinizden olan basiretlerdir; iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve bir rahmettir.” (A’râf, 7/203)

“İşte bu (Kur’an), bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Buna uyun ve Allah’tan korkun ki size merhamet edilsin.” (En’âm, 6/155)

“Rabbinizden size indirilenin en güzeline (Kur-an’a) tâbi olun.” (Zumer, 39/55)

Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’e göre iki türlü taklit vardır:

1- Zemmedilen (Kötülenen) Taklit:  Bu şer’i bilmeden başka birine tâbi olmak ve ona taassup derecesinde bağlanmaktır. Kitap ve Sünnet’te açıkça gördüğü hakikat, kendi taklit ettiği mezhebine aykırı olsa bile, kesin şer’i delile aykırı şeylerde kendi mezhebine taklitte ısrar etmektir.

Yani diğer alimleri bırakıp sadece muayyen birini, onun bütün sözlerini ve fiillerini taklit etmektir. Aksi sabit olsa bile onun görüşlerinin dışına çıkmamak, hakkı sadece onda görmek, hükümleri ondan almak ve onun görüşlerini sanki mukallidin tâbi olması gereken şer’i naslar gibi görmektir.

Bu tür bir taklit akıl noksanlığına, Kitap ve Sünnet bilgisinin azlığına delalet eder. Bu şer’an haramdır. Çünkü bu, şer’i delili bilmeksizin ve ona müracaat etmeksizin sadece cehalet ve körü körüne bağlılık üzerine kurulan bir taklittir. Bu taklidin sahibi, taklit ettiği kişinin fanatik bir taraftarı olur. Fanatiklik ise kötülenmiştir, bâtıldır ve şer’an haram kılınmıştır. Bu, kâfirlere ve cahiliye ehline mahsus bir haslettir. Kâfirler ise cahiliye ehlindendirler.

2- Mubah Taklit: Bu şer’i hükümlere ulaşma yollarını bilmeyen, onları öğrenmeye gücü yetmeyen ve o hükümlerin delillerini anlama imkânına sahip olmayan avam için geçerlidir. 

Bunun örneği, şeriatı bilmeyen avamın; herhangi bir dini meselede veya başına gelen bir durumda ilmi, ictihadi ve takvasıyla tanınan, güvenilir Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat alimlerinden muteber bir alimi taklit etmesidir. Bu tür bir taklit caizdir. Alimler arasında bu konuda ihtilaf yoktur. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in zamanından beri  de bilinmektedir. Fakat bu, avamın fetva sorduğu kişiden delili istemesine mani değildir. Çünkü din olarak gördüğü şeyin gerçekten Allah’ın dini olduğundan emin olması bir müslümanın hakkıdır, ta ki gönlü tatmin olsun. Kitab ve Sünnet’ten veya ümmetin icmasından delili açıkça bilinen bir meselede taklit caiz değildir. Nassa aykırı her içtihad, bâtıldır.

Bu tür taklit, şer’i delile uyma esasına dayanır. Alimler bunu da tâbi olma olarak kabul etmişlerdir. Çünkü avam, herhangi bir şahsa sözünden dolayı değil, dayandığı şer’i delilden dolayı tâbi olur. Bu tür taklidin cevazında ihtilaf yoktur.

Avama bu tür bir taklit caiz olunca onun her meselede muayyen bir mezhebi taklit etmesi de gerekmez. Çünkü hakikat, muteber İslam mezheplerinden herhangi birinin tekelinde değildir. O halde avamın da hakikati araştırması, doğruya en yakın olana tâbi olması ve elinden geldiğince Allah’tan korkması gerekir. Kendi görüşünün hakikate aykırı olduğunu görünce de hemen hakikate dönmesi gerekir. Çünkü şer’i delillerle amel etmek, tâbi olmak demektir.

Buna karşılık Rabbine karşı samimi olan bir müslümanın, ruhsatların peşinden koşarak ve nefsine kolay gelip hevasına yakın olanı arayarak mezhepler arasında dolaşması caiz değildir. Çünkü bu, zemmedilmiş ve şeran yasakalanmış bir telfiktir.

Etiketler

Bunlarda ilginizi çekebilir...